13 Şubat, sevgilimin günü…

15 yaşındaydım olsa olsa, yıllar sonra 15 Temmuz’la yıkılacak düşler kurduğumda. Takvim 13 Şubat’ı gösterirken düşündüm de, ‘Ben seni gizli sevdim, bilmedim alem duyar.’ misali herkes seni kutluyordu. ‘Dünya Radyo Günü’nde ben sadece bil istedim, hâlâ sözümdeyim... Yapımcı, sunucu; aslında radyocu...

MEHMET ŞAHİN 14 Şubat 2021 YORUM

Değil mi ki ‘Ayrılıklar da sevdaya dahil.’ ve ‘ayrılanlar hâlâ sevgili’; bunca zaman sonra sana yazıyorum diye kınama beni. Fuzûlî adını koymadan çok önce de böyleydi; aşk idi âlemde her ne var ise, gerisi bir kuru sözdü hatta belki bir dedikodu…

Nitekim, altında söylenmedik söz kalmayan gökkubbede hâlâ çınlayanlar, aşk ile söylenenler… Dünya dergâhından gelip geçenler çok oldu da; hatırda kalanlar, bu yolu aşkla yürüyenler…

Mayası aşkla yoğrulmuş bir kez insanın. Dağların yücesinden kopup, kendini yalçın kayalara vura vura aktıktan sonra, yatağını bulan hırçın bir ırmak gibi; neye bağlasa gönlünün ipini sonunda çözüp aşkın eline veriyor… Dünyayı döndüren aşk! Yoksulu güldüren aşk! Âmâya gösteren aşk! Azı çok eden, yarımı tamam eyleyen hep aşk!

Yoksa ‘Ete kemiğe bürünüp Yûnûs diye’ görünen hiç der miydi; ‘Aşk gelicek cümle eksikler biter’ diye…

Henüz kravatlı, ceketli bir lise talebesiydim, ‘Gönlüm çırpınarak’ düştüğünde ‘gizli kemende’. Evvel çokça duymuştum sesini ama ilk defa böyle davetkârdı. Hep konuşurdun benimle, şarkılar türküler söyler, rüzgar gibi gönderirdin nefesini, dalgalar üstünde rotasını arayan bu genç teknenin henüz yıpranmamış yelkenlerine…

Kalbi tereddütle çarpanlara açılmayacak bir ufuk muydu seyre daldığım? Önce kendinden emin olup tokmağa öyle mi davranmalıydı? Yokladım, habire ten bineğini mahmuzlayan iki râkibi, itiraz işitmedim. Aklımla ince ince eleyip hissiyatımla pek sık dokuyarak düştüm yoluna. Her eşiğin adâbı vardı, talip tamamdı da matlubun murâdı neydi? Okunacak, hakiki bir diploma alınacaktı!

Oysa, bazen okul yüzü görmemiş bir çobanın kavalından çıkar ve gelir yüreğe saplanır kurşun gibi ezgiler… Bazen de bir kasaba kahvesinde âşık bağlamasından salınır âleme… Kimi zaman şehrin ortasında, belki bir metro çıkışında, bir öğrencinin gitarından karışır hayatın seslerine… Kimin çaldığı kimin söylediği, ne anlattığı bile önemsizdir çok zaman… Pınarı gönül olan bir dere gibi çağladığında müzik, gider yatağını bulur… El emeği göz nuru, usta işi bir yemeni oyası gibi… Sayasına alın teri damlamış bir çift potin gibi… Fırının hasında pişmiş bir sıcak somun gibi…

Baş göz üstüneydi sözün. Bu denli güçlü olunca arzu yollar kısalıyordu sanki, daha okul bitmeden buluşuyordu seslerimiz, çoğalıyordu. Bir saadet, bir devlet… Fakat, diplomayla da tamam olmamıştı, ‘Bu iş tamamına ersin diye bir de imtihandan geçeceksin.’ dedin. Aşk sınanır mıydı?! Sana kalsa sevdam değildi sahih mi diye baktığın; yüreğim, bileğim yeter mi diye tartıya vuruyordun. Eski ezberimdi soruların, çünkü sana yazgılıydım; dinlediğim sendin, söylediğim sendin. Bu fasıl da tamam olunca kimim, kimlerdenim bahsi açıldı. Hayli sürdü; sordular, soruşturdular nihayet bir bahar günü müjdeyi verdiler. Artık adı konulmuştu…

Pervaneyi ateşe uçuran neydi, toprağı suya kavuşturan, gül için bülbülü harap eden?

Geride kalana, gurbete gidenin yolunu gözleten neydi; neydi, yüzünü bir an çevirse, sevdiğini özleten? Ayrılığı bir efsane edip, duyanın yüreğini sızlatan neydi?

Bir hecede özetleyen tüm kainatı… Ne varsa güzelden yana, sözün tarife güç yetiremediği, aşk demişiz adına… Aşk ile yazmış, aşk ile okumuşuz… Yüreğimizden duymuş, aşka gelmişiz… Aşk oduna hem yanmış hem de türkü yakmışız…

Tamam değildi; tamam olan durur, duran da çürürdü. Biz kavuşmuş, şimdi birlikte çağlamaya başlamıştık. Bir Nihâvend sesleniyorduk bir Kürdî… Hüzzam esiyordu bazen gönlümüzden rüzgar bazen Acemaşiran… Ya bir uzun havaydı sesimiz dertli, yanık ya da bir Arguvan… Kâh su başında duruyor, testiye şahin konduruyorduk kâh bu dağlar kömürden diyor, geçen günü ömürden biliyorduk… Hayatı sesimize yüklüyor, uzaklara taşıyorduk; doğudan batıdan haber veriyor, şiirler, öyküler okuyorduk. Köyden kente selam ediyor, özleyenlere ses oluyorduk.

Sürmüyordu bu topraklarda huzur, ne pususu eksik oluyordu ne düşmanı! Çok temmuz geçmişti takvimden ama bu defa başkaydı. Mevsimler şaşmış gibi ‘Zalım poyraz gıcım gıcım’ gıcılıyordu yaz ortasında. ‘Yüce dağ başında’ değil sadece uykuda kim varsa üstüne zamansız bir kar yağıyordu. Uyanamayanın kirpiklerinden al al süzülen kan girdiği rüyayı bozuyordu… Rüyalar gibi hayatlar da bozuluyordu…

Sis perdesi aralanmıyor, toz duman dağılmıyor, sapla saman ayrılmıyordu ama, hakikat karartılıyor, hukuk askıya alınıyor, adalet ülkeden ayrılıyordu. Ayrılanlar bahsi uzundu; gençler bahar bildikleri çağda hayattan, analar kuzularından, yavrular yuvalarından, vicdan buralardan ayrılıyordu…

Biz de ayrılıyorduk; sen yine delikanlılık düşlerimdeki haline dönüyor bense yollara düşüyordum. Zaman duruyor sanıyordu insan sevda ırmağı çağlamayınca ama günler, haftalar, mevsimler geçiyordu ve takvim Hicaz okuyordu, ‘Tadı Yok Sensiz Geçen Ne Baharın Ne Yazın’… Her şeye rağmen ‘Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak’ diyorsam, belki de diplomamın bir nişane gibi hâlâ sende durmasındandır.

15 yaşındaydım olsa olsa, yıllar sonra 15 Temmuz’la yıkılacak düşler kurduğumda. Takvim 13 Şubat’ı gösterirken düşündüm de, ‘Ben seni gizli sevdim, bilmedim alem duyar.’ misali herkes seni kutluyordu. ‘Dünya Radyo Günü’nde ben sadece bil istedim, hâlâ sözümdeyim… Yapımcı, sunucu; aslında radyocu…

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram