12 Eylül, Hrant Dink ve “Tuvalet Korosunun” İstiklal Marşı

Hrant Dink, eğer öldürülmeseydi 15 Eylül’de 67 yaşına girecekti. Mekanizma her zaman aynı işledi, işliyor; toplumu öncülerinden, entelektüellerinden yoksun bırakarak yolunu şaşırtmak, gözünü kör etmek, korkutmak ve sindirmek.

ALİN OZİNİAN 14 Eylül 2021 YAZARLAR

“Türkiye’de yükselen bir milliyetçiliğin var olduğu söyleniyor ama ben yükseltilen bir milliyetçiliğin var olduğuna inanıyorum. Son iki yıldır dikkat çekici hale geldi, bunun de sebebi derin mühendisler. Bu insanlar Türkiye’deki gelecek seçimleri dizayn etmeye çalışıyorlar…”

Böyle diyordu, 2006’nın Aralık ayının ortalarında, Agos’taki odasında söyleşi yaparken Hrant Dink – “İfade özgürlüğü vatan hainliği (TCK–301), dini özgürlükler ise irtica gibi algılanabiliyor. Bunun sebebi nedir, gerçekte de halk bu reformlara hazır değil mi?” sorusu üzerine.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 41.yıl geçti. Darbenin yıldönümü vesilesi ile konu yine tartışıldı. Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bu darbe, 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü kez açık müdahalesi olarak tarihteki yerini aldı ve etkilerini günümüze kadar hissettirmeye devam ediyor.

Türkiye demokrasisinde ‘kara leke’ olarak anılan darbe sonrası, resmi kayıtlara göre 650 bin kişi gözaltına alındı 230 bin kişi askerî mahkemelerce yargılandı, 1 milyon 683 bin kiş fişlendi, 52 bin kişi ise tutuklandı. Sıkıyönetim döneminde, 171 kişi sorguda ve uğradığı işkencelerde olmak üzere, 300 kişi hayatını kaybetti, 50 kişi idam edildi. 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

İşkenceler, sürgünler, faili meçhuller, yargısız infazlar ve her türlü insanlık dışı muamelenin yaşandığı bu dönemde, darbeci zihniyet kendi resmi açıklamasına göre “Ülke bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek” için “kendi halinde ilerleyemeyen demokrasiyi” tabir yerindeyse hizaya çekti.

Kenan Evren ve arkadaşları 1980’de “Türkiye siyasetini ve geleceğini” dizayn etmeye çalıştı, yaklaşan seçimler darbe sebebi ile yapılmadı. 2006’da Dink de aynı şeyi söylüyordu: “Seçimleri dizayn etmeye çalışıyorlar”.

Takip eden yıllarda Türkiye siyasetine baktığımızda, 12 Eylül’le hesaplaşma gündeminin, yeni bir demokratik anayasa gündemiyle, demokratikleşme ve özgürleşme talebinin ise ceberrut zihniyeti alt etme talebiyle birleştiğini görüyoruz. Diğer yandan belirli dönemlerde bazı siyasi iktidarlar tarafından vaadedilen “12 Eylül hesaplaşmasından” hızlıca vazgeçildiğini, ya da bu talebin iktidar tarafından araçsallaştırılarak sadece sembolik bir kınamaya dönüştüğü anlıyoruz.

12 Eylül meselesinin bu denli ağır olmasının bir sebebi de beklenilen hesaplaşmanın gerçekleşmemiş ve son kırk yılın demokratikleşme beklentilerinin ve hamlelerinin boşa çıkmış olması. 12 Eylül’den bugüne gelen karanlığını dağıtmanın yollarından biri de kuşkusuz – yaşananları unutmamak, unutturmamak!

Türkiye siyasi tarihinde kendini tekrarlayan inkarın 1980 darbesi ile tamamen bir mekanizmaya dönüştüğünü görüyoruz. Bu öyle bir cezasılık mekanizması ki, 1980 darbesinin faillerine baktığınızda İttihatçı paşaları görüyoruz. Bugünün baskıcı AKP rejimi ise yer yer Kenan Evren olarak çıkıyor karşımıza. Hukuksuzluğun, baskının olduğu her yer birbirine benziyor, fikirler ve uygulamalar tekrarlanıyor, faillerinin yüzleri birbirine karışıyor.

Türkiye yüzleşmediği geçmişini aşamıyor. 1980 Darbesini konuşurken önümüze Çorum, Maraş katliamları geliyor, ardından Dersim, ardından 1915 ve Ermeniler. Suçları kabul etmedikçe, yenileri ekleniyor.

“FETÖ” soruşturmaları ve binbir dümenle “üzerine çökülen” mal mülkü tartışırken, aklımıza 6-7 Eylül, Varlık Vergisi geliyor. Her şey kör düğüm gibi birbirine bağlanıyor – geleceği kurma iradesi, geçmişle hesaplaşma sınavına tabi oluyor.

Diyarbakır, Mamak ve Metris’te yaşanan inanılmaz ve bazıları kayda bile geçmeyen işkenceler konuşulurken, 1915’te Ermeni entelektüellerin, halkın fikir önderlerinin önce hapsedilip sonra infaz edildiği Çankırı ve Ayaş Hapishanesi geliyor akıllara.

O gün dolup taşan cezaevleri, bugün de boş değil. Rejim, muhaliflerini etiketlemeye, tek adam hukuku ile sözde bir şekilde yargılamaya devam ediyor.

12 Eylül Türkiye siyasetine iz bırakmaktan öte Türkiye’nin siyasi hayatını şekillendirdi. Darbe Anayasası, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Barajı, RTÜK Kanunu, Sendikalar Kanunu başta olmak üzere, darbecilerin imzasını taşıyan 600 civarında yasa ve binlerce kararname Türkiye’ye miras kaldı, hala yürürlükte.

Darbe sırasında beş orgeneral tarafından oluşturulan cunta yani Milli Güvenlik Konseyi, ülkenin militarist kimliğinin şekillenmesinde ve askerin siyasete müdahil olmasındaki en önemli etkenlerden oldu. Siyasi Partiler Yasası, istenmeyen siyasileri politik alandan kovmayı hedefledi, demokratik temsili ortadan kaldırdı. Bu yasa hükümete gelen güçlerin istemediklerini oyundan çıkarması için hala kullanılıyor.

O yıllarda, yüz binlerce insanın farklı bir ülke hayali paylaşması, eşitlikçi bir yurt hedefi, vatan hainliği sayıldı. Siyasi tutuklamalar aslında bir nevi toplumsal temizlikti. Geçmişteki etnik temizlikler artık daha geniş çevreleri hedef almıştı. Bu metot bugün hala kullanılıyor.

Mekanizma her zaman aynı; toplumu öncülerinden, entelektüellerinden yoksun bırakarak yolunu şaşırtmak, gözünü kör etmek, korkutmak ve sindirmek.

9 Ocak 2007’de, genel yayın yönetmeni olduğu Agos gazetesinin Şişli Halaskârgazi Caddesi üzerindeki binası önünde uğradığı silahlı saldırı neticesinde öldürülen Hrant Dink, eğer öldürülmeseydi 15 Eylül’de 67 yaşına girecekti. Dink Cinayet’i ve akabinde gelen komik yargılama süreci ve cezasızlık, bahsettiğimiz bozuk düzenin, yüzleşememenin, farklılığa tahammül edemenin en acı örneklerinden biri.

Acı olan o ki, Dinki çaldıkları yetmiyor gibi, hatırasını da çalmaya çalışıyorlar. Dink’i biz tanımamışız, okumamışız, anlamamışız gibi bize “yeni bir Hrant” pazarlamaya; bizi bu amorf, bu mutant, bu yapay Hrant ile tanıştırmaya çalışıyorlar.

Bugün Dink’i sadece anabiliyoruz, elimizden başkası gelmiyor…

2 Ocak 1997’de yayınlan yazısında 12 Eylül’de Ermenilerin yaşadığını şöyle anlatıyor Dink:

“İstanbul’un bazı ilçelerinde okullar arası bir yarışma düzenlenmiş … bizim çocuklarımız yarışmalarda birinciliğin yanı sıra bazı önemli başarılar elde etmişler. Yarışmanın konusu ‘İstiklal Marşı’nı okuma’. İstiklal Marşı’nı en iyi okuyanlar arasında bizim çocuklarımız ön sıraları kapmışlar. Olan biten sadece bir yarışma, ama bakın bu yarışma insan hafızasını nerelere götürüyor…

12 Eylül 1980’in hemen sonrası, insanlar toplanıyor evlerinden bir bir… İstanbul Samandıra’daki
askerî kışlayı tutuk evine dönüştürmüşler. Askerî tuvaletleri çevirmişler birer hücreye. Tam sekiz gün olmuş beni ve kardeşimi de alıp oraya götüreli. Arada bir sorguya çıkarıyorlar yukarıya. Payımıza düşeni bahşettikten sonra da götürüp gerisin geri tıkıyorlar yine hücrelerimize.

Hücrede kalanları psikolojik bir işkenceye tabi tutuyorlar gece gündüz. Uyutmamak için marş söyletiyor askerler, sürekli. Yarım saatte bir, her değişen nöbetçi aldığı emir doğrultusunca, kapıya yükleniyor “Marş söyle lan” diye. En çok söylettikleri marş da İstiklal Marşı. Düşünebiliyor musunuz, bu adamlar güya size memleket severliği bu şekliyle öğretecekler ve bunun için de İstiklal Marşı’nı söyletiyorlar tuvalette. Söylemeyene yükleniyorlar, açıyorlar hücre kapısını, ver Allah ver. Bir iki kez dayağı yedikten sonra da artık kıdemleşiyorsunuz. Nöbeti değişen asker de artık size fazla yüklenemiyor. Yeni gelenlere yöneliyorlar ister istemez…

Biraz önce yeni bir grup getirdiler. Hemen hepsi Ermenilerden müteşekkil bir grup. Askerler onların isimlerini çağırdıkça anlıyorum kim olduklarını. Çoğu, tanıdık isimler. Hiçbirinin de elle tutulur bir suçu yok. Kudüs’e okumak için bir öğrenci götürülüyormuş da, götüren din adamıyla götürülen çocukları havaalanında çevirmişler, “Durun bakalım siz bu çocuğu Kudüs’e niye götürüyorsunuz?” demişler. Ve onların gidişinde katkısı olan, burs veren, döviz temin eden, döviz bozduran, ilgili ilgisiz kimler varsa toplamış getirmişler işte. Üç-beş gün kadar Samandıra’da kaldılar ve sonunda bir din adamı hariç hemen hepsini bıraktılar. Asıl anlatacağım olay bu değil. Hafızamı o günlere götüren olay, onlar geldikten sonra tuvalet korosunun o muhteşem konserleri.

Asker sesi duymaya görsün bizimkilerden birkaçı (hadi isimleri bende kalsın şimdilik), hemen atılıyorlar askerden önce “Komutanım marş söyleyelim mi?” ve başlıyorlar avazları çıktığı kadar o marşları, tuvalette, müthiş bir iştahla, bangır bangır çığırmaya.

Ne o tuvaletler o güne değin böyle bir koro görmüştür, ne de görecektir bilesiniz. Bunları o insanları küçültmek için söylemiyorum tabii. Asıl utanması gereken bize o tuvaletlerde İstiklal Marşı öğretmeye kalkışan zihniyetin kendisi. İşte bugün çocuklarımızın bu yarışmalarda göstermiş oldukları başarıdan da görsünler ki ne o gün ne de bugün ve ne de yarın, bizler bu ülkede kendilerine tuvaletlerde zorla İstiklal Marşı öğretilecek unsurlar değiliz hiçbir zaman.”